Ziyaretçi Sayacı
   
TUG-İPA KURTULUŞ GABLİYA

apsuva_2580@hotmail.com








 


 

 

 

 

                                                 KUZEY KAFKASYA MEDENİYETİ

                  Biz kimiz. Bu soruyu her Kuzey Kafkasyalı kardeşimin kendisine sık sık sorması gereken bir soru olduğunu düşünüyorum. Böyle düşünmemin sebebi bu gün geldiğimiz noktadır. Yüzyıllardır her türlü felakete ve savaşa maruz kalan bu medeniyet, yani Kuzey Kafkasya medeniyeti nasıl olup ta kaybolmadan ve hiç bir değişikliğe uğramadan bu günlere gelmiştir. Bu noktadan sonra yazacağım pek çok konu belki teoriden öteye geçmeyecektir. Ancak en azından pek çok genç kardeşimi kendi halkı ile ilgili düşünmeye sevk edeceğini umuyorum.
                 Dünyada ki bütün büyük medeniyetler belli başlı gelenek ve alışkanlıklarından almışlardır. Bunların başında askeri alandaki yetenekleri ve geliştirdikleri askeri unsurlar gelirdi. Yani eğer var olmak ve gelişmek istiyorsanız öncelikle güçlü bir savunmaya sahip olmalısınız. İşte her şey bu noktada başlar. Bizim medeniyetimiz de topraklarının konumu itibari ile bu askeri sistem üzerine kurulmuştu. Bu konu üzerinden bir kaç farklı örnek verelim. Bu gün Kafkas dans ekiplerinin giydikleri yada evimizin en görünür yerinde asılı duran Ulusal giysimiz olan Çerkeska (Kumju) yı ele alalım bu kıyafet zamanın askeri bir üniformasıdır ve Kuzey Kafkasyalıların askeri dehasının en büyük göstergelerinden biri olan bir icattır. Temelde şık ve göze hitap eden tasarımının ardında aslında tüm askeri şartlara uyum sağlayabilecek bir tasarım harikası yatmaktadır. İlginç olan giyildiği çok eski dönemlerde pek çok farklı milletin orduları ağır çelik zırhlar kullanırken neden Sürekli saldırılara kalan bu milletin böylesine sade bir savaş giysisi tercih ettiğidir. Çerkeska (Kumju) dikkatli incelendiğinde bunun asıl nedeni net olarak anlaşılabilir. Konuyu netleştirmek için bu günün askeri kıyafetlerini inceleyerek başlayalım. Bu günün modern orduları bünyelerinde barındırdıkları askerler için çok hafif ve doğa şartlarına uyum sağlayabilecek en önemlisi askerin bulunduğu zor şartlarda rahat etmesini ve verimliliğinin armasını sağlayabilecek kıyafetler üretmişlerdir. Bu kıyafetlerin bu günkü görümüne ve yapısına ulaşması için yüzyıllar geçmiştir. Yüzyıllar önce Kuzey Kafkasya da kullanılan tüm kıyafetler bugünün modern ordularının kullandığı giysilerle ciddi benzerlikler taşır. Mesela en basit örnek askeri kamuflajın üstüne giyilen askeri mühimmatın şarjör vs gibi. askerin en rahat ulaşabileceği göğüs hizasında taşımasını sağlayan, Hücum yeleğidir. Bu Çerkeska (Kumju) nın göğüs hizasındaki barutluklarla aynı işlevi görür. Bunlar adeta bugünkü hücum yeleğinin bir prototipidir, yüzyıllardır da Kuzey Kafkasya da kullanılmaktadır. Hiç bir zaman Kuzey Kafkasyalılar ağır çelik zırhlar kullanmamışlardır. Kullanılanlar ise örme son derece hafif olan zırhlardır bunlarda aynen kıyafetlere uygun olarak tasarlanmışlardır. Ayrıca Bazı modellerinin arkasında belden aşağıya inen yırtmaç bulunur bu, ata binerken binicinin at üzerinde rahat hareket etmesini sağlayacak bir şekilde dizayn edilmiştir. İlginç olan bu günkü Jokeyler ve binicilikle uğraşan herkes bu tip arkadan yırtmaçlı uzun ceketler giyerler. Çerkeska incelendikçe daha bir çok farklı özelliği görülecektir. Bir diğer önemli konuda silahlardır. Bu silahların en başında gelen tabi ki Kafkas Kamasıdır. Kama yapısı itibar ile tamamen Kuzey Kafkasya'nın yoğun ormanlık ve sarp arazi yapısına uygun olarak tasarlanmıştır. Tasarımı incelendikçe askeri bir dehanın ürünü olduğu net bir şekilde anlaşılacaktır. Yapısı itibari ile kılıçla bıçak arasında ebatları olan çıkıntısız bir çeliktir. ancak maharetleri büyüktür. Zamanın tüm orduları heybetli uzun kılıçlar kullanırken Kuzey Kafkasyalılar kama kullanmayı tercih etmişlerdir. Yoğun ormanlık alanda yapılacak bir savaşta uzun bir kılıç çekip düşmana saldırırsanız doğal olarak her kaldırışınızda ya bir ağaç dalına yada bir kaya parçasına takılacaktır, siz ağaç dallarını budarken karşınızda elinde kısa bir kama bulunan bir asker, bundan faydalanarak sizi budayacaktır. Kamanın tasarımı bu nedenle kısa ve hafif tutulmuştur. Kısaca Kafkasya'nın dağlarında uzun kılıçların hiçbir hükmü yoktur.
             Bir diğer unsur ise askerin hayatta kalmasını sağlayacak olan besinlerdir. Ne kadar kalabalık yada teçhizatlı bir ordunuz olursa olsun askerlerinizi iyi besleyemezseniz ordudan verim alamazsınız. Bu her zaman ordular için büyük bir handikap olmuştur. Modern ordular askerlerine kolay taşıyıp tüketebilecekleri konserveler verirler. Böylece asker uzun süre görevde kalarak kendi besin ihtiyacını giderebilir. Bu sisten Kuzey Kafkasya da Yüzyıllar önce kullanılmaktaydı. Uzun süre dağlarda savaşmak zorunda kalan savaşçılar yanlarında kurutulmuş et ( Akuats arüya ) taşırlardı. Bu etin özelliği uzun süre bozulmadan kalabilmesiydi ayrıca bilindiği üzere yoğun ısıda hızlı yiyecekler besin değerlerini yarı yarıya kaybetmektedir, bu kurutulmuş et için geçerli değildir. Çünkü et yakılan ateşin çıkardığı dumanın isi ile yavaşça kurutulurdu. Koskoca bir et parçası bu şekilde pişirildiğinde bir cebe sığacak ölçülere kadar çekerek küçülürdü. Buda rahat taşıma imkanı sunardı halen köylerimizde tükettiğimiz bu besin Çerkeska (Akumjü) nın üzerinde ki barutlukların bir kısmının içine sıkıca bastırılır, gerektiğinde tüketilecek şekilde askerler tarafından taşınırdı.
Medeniyetleri var eden bir diyer unsur ise beslenme alışkanlıklarıdır, sağlıklı bir nesil yaratılamaz ise medeniyet kaybolmaya mahkum hale gelir. Burada bahsedeceğim besinler çoğu Abhazlar tarafından tüketilen besinlerdir Kuzey Kafkasya'nın farklı bölgelerinde farklı şekillerde ve adlarla üretilirler. Ben burada Abhazca adları ile kullanarak bahsetmek istiyorum. Abhazların en temel besinini olan Abıstayla başlayalım. Abısta belki de Dünyanın en kolay tarifine sahip yemeğidir. Mısır unu su tamamen bunlardan ibarettir. Su ve mısır unu kullanılarak yapılan bu yiyecek bizim için o kadar önemlidir ki inanın sayfalarca yazı yazabilirim bu konu üzerine. Ancak iyice uzadığını fark ettiğim yazımı daha da derinleştirmemek adına kısa örneklerle geçmeye çalışacağım. Abısta bahsettiğimiz gibi son derece basit ve pratik şekilde yapılabilen bir besin maddesidir. Abıstanın değerinin daha net anlaşılabilmesi için karşılaştırmalar yaparak başlamak istiyorum. Hammaddesi mısır unu olan bu besini aslında bir pazılın temel bloğu olarak düşüne biliriz. Amerikalıların senelerdir filmlerinde gözünüze çarptığını düşündüğüm Cornflakes adındaki mısır gevreğini hepiniz mutlaka görmüşsünüzdür her kahvaltıda mutla çocuklarına Cornflakes yedirirler. Sütle karıştırılarak tüketilen bu besinin çocuk gelişimine yaptığı katkı tartışılmazdır ve güvenilir sağlık otoriteleri tarafından da önerilmektedir. Oysa dikkatinizi çekmek istediğim nokta Cornflakes'in, çocukluğumuzda her birimize annelerimiz tarafından yedirilen, Abıstanın süt veya yoğurtun içine ufalanmasıyla yapılan (AYDZIRGOGOA) dan hiçbir farkı olmadığıdır. bu gün modern ailelerin çocuklarına daha sağlıklı bir besin olarak servis ettiği bu yiyeceği bizim atalarımız yüzyıllardır tüketmekteydi. Burada anlaşılması gereken şeyin tüketilen besinlerin yalnızca kültürün bir parçası olduğu için tüketilmemesi gerektiğidir. Atalarımızdan bize kalan herşey sadece taşınması gerekn bir emanet değil ayrıca bize ve halkımıza yararlı olan olan şeyler olduğu anlaşılmalıdır.
                 Abhazların tükettiği diğer yiyecekler ise tamamen Abısta merkezlidir. Tamamı soğuk olarak tüketile bilir mesela kuru fasulye sulu ve taneli olduğunda Abısta ile yenmesi güç olduğu için ezilerek lapa (Akud) haline getirilir. Abaza peyniri, Ahulçapa, Ahalüja, Apırçpan diğer Abhaz yemeklerinden bazılarıdır. Burada Apırçpan'a değinmeden geçemiycem. Apırçpan Günümüzde artık pek yapılmayan bir Abhaz yemeğidir ancak ham maddesi itibari ile üzerinde düşünülmesi gereken bir besin maddesidir. Apırçpanın ana maddesi Dikendir Dünyanın her yerinde yetiştiğini sandığım bazı yerlerde Avla dikeni olarakta geçen bu bitkiyi her yol kenarlarında görmek mümkündür. baharla beraber açan yumuşak uçlu kısımları toplanarak yapılır hatta çiğ olarakta yenebilir. Dünyada bu bitkiyi tüketen tek milletin Abhazar olduğunu düşünüyorum. Ancak burada ilginç bir Anekdotu sizlerle paylaşmak istiyorum, Sovyetler zamanında Stalinin sağ kolu olarakta bilinen zalimliği ve cahilliği ile ünlü megrel asıllı zamanın başkan yardımcısı BERİA Abhazyada bir yemeğe katılır, Abhazlar misafirlerine abhaz yemeklerinden oluşan bir sofra hazırlarlar BERİA tek tek yemekleri tadar Apırçpan'dan bir lokma alır ve çok beyenir Bu nedir diye sorunca Abhazlar Apırçpan diye cevap verirler Beria sinirlenir böle güzel bir yemeğin yapıldığı bir bitkinin neden tarımını yapmıyorsunuz diye çıkışır, ve BUNDAN SONRA HER YERE BU BİTKİDEN EKECEKSİNİZ '' der. Bütün Masadaki her kez gülmeye başlar. Bu yabani dikene zaten zaten bıraksan her tarafı kendi kendine sarmaktadır. İşte Apırçpan Abhaz halkının ismi pek duyulmayan ama özünde çekilen sıkıntılara rağmen Var olma arzusunun yok olmama isteğinin bir belgesidir. Başkalarının ellerini parçalayan bu dikenden bizim halkımız dünyanın en güzel yemeklerinden birini çıkarmıştır. Bir büyüğümün şu sözü çok hoşuma gitmişti.

ABHAZLAR ÇİRKİN OLANI HER ŞEYİ GÜZELLEŞTİRMEYİ SEVER.


Daha yazacak çok fazla şey olmasına rağmen sıkmamak adına burada kesmek zorundayım.

SAYGILARIMLA
TUG-İPA KURTULUŞ GABLİYA

apsuva_2580@hotmail.com


 

 

DAĞLAR ve KAFKAS KAMASI.                                                                                                                                                 

Uzak diyarlardan gelen yabancı sordu. “ Ey Kafkasyalı sen heybetli bir adamsın, lakin taşıdığın o kısa ve çelimsiz kılıç sana yakışmıyor. Hangi akla uydunda yaptın bu kılıcı”

     Bana bu kılıcı yapmamı şu gördüğün yüce dağlar öğretti. Sen bu toprakların sahibi ve koruyucususun. İzin ver bizde seni koruyalım dediler. Ardından bana kendi içlerinden yaşlı olan ağaçları odun olarak verdiler. Odunları topladım ve güneş kadar sıcak bir ateş yaktım. Sonra dağlar demire seslendiler “ Ey sert ve biçimsiz demir, git ve kendini kardeşimizin maharetli ellerine bırak, ama sakın ona isyan etme lakin o seni biçimsiz halinden kurtarıp bir milletin ve bizim simgemiz yapacak”  Demir dağların sözünü dinledi hiç sesini çıkarmadan kendini benim ellerime bıraktı. Bende onu yaktığım ateşe attım. Ardından ateş dile geldi. “Ey Kafkasyalı bu demir benim sözümü dinlemiyor, bana itaat etmiyor, dağlara söyle nehirlerindeki suyu sana göndersinler, bunun ilacı sudur” dedi. Şaşırdım ve sordum ateşe…Ey Kudretli ve kızgınlığıyla kimseyi yanına yaklaştırmayan ateş. Senin en büyük düşmanın su değilmidir? Neden düşmanından yardım istersin?  Bak evlat dedi. “ Bu dünyada sizin erkekleriniz bana, kadınlarınızda suya benzer. Kadınlarınız o su kadar sakin, berrak ve temiz değilmi? Lakin onlardan olan erkekleriniz, neden benim gibi kudretli ve yenilmezdirler hiç düşünmez misin ? İşte bizde suyla senin annenle baban gibiyiz.” Dağlar ateşle konuştuklarımız işittiler, yamaçlarından bana suyu gönderdiler. Ve şöyle dediler “Ey Kafkasyalı o demir sana kızmıştır onu sana gönderdiğimiz suyla sakinleştir. Ama sakın ona haddinden fazla boy ve en verme yoksa sana itaat etmez. Eyer bu söylediklerimize uyar ve sadık kalırsan bizim olduğumuz hiçbir yerde yenilmezsin.” Dağların ve ateşin sözüne uydum ve demiri suya bıraktım,  Demir dile geldi “Ey Kafkasyalı benim adım artık çeliktir. Sen beni o biçimsiz ve karanlık halimden kurtarıp, şu gökyüzünde asılı duran güneş kadar parlak, bakışların kadar keskin kıldın. Artık biz seninle kardeşiz sana ve bu dağlara sonsuza kadar sadık kalacağım, senin düşmanın benimde düşmanımdır.”

Daha sonra dağlara ateşe ve suya selam vererek yola çıktım. Aradan yıllar geçti ve bir sabah dağların sesini işittim “ Ey Kafkasyalı neredesin? Düşman yamaçlarımı çiğniyor bize verdiğin sözü tutmayacak mısın’ Hemen atıma atladım.  Dağların yardımına koştum ve düşmanlarımla karşılaştım. Onlar bana uzun ve heybetli kılıçlarını göstererek “ O küçücük bıçakla mı bize meydan okuyorsun” Dediler. Benimle dalga geçtiler. Hiç düşünmeden atımı üzerlerine sürdüm onlarda  heybetli kılıçlarını çektiler, ama her savuruşlarında ya bir ağaca, yada bir dala çarpıyordu. Tek bir yara almadan hepsini hakladım, İşte o gün anladım dağların bana ne demek istediğini. Benden sonra gelecek olan neslim bu çeliğe türlü isimler takacak, türlü savaşlara katılacaklar ama şuna eminim ki bellerinde bu çelik, ve arkalarında bu dağlar olduğu müddetçe hiçbir zaman yenilmeyecekler. 

Bu hikayeyi yazmamın sebebi şuydu.  Can vatanımızda gözü olanlar bize şöyle soruyorlar “Sizin ordunuzun kaç askeri, kaç tane ağır silahı var ki  bize kafa tutuyorsunuz” Bende bu soruya yanıt olarak, belimizde ki kamaya bakmalarını ve dağlarımızda ki  ağaçları saymalarını öneriyorum.

 

  Copyright 2008 © Ahakuytra